|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ziyretçi istasistiği
Online: 42
Bügun: 300 Dün: -
01.07.2003'den beri Toplam: 52.186
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| 1
| 2
| 3
| 4
| 5
| 6
| 7
| 8
| 9
| 10
|
 | | | | | | | | | |
|
|
|
|
CHP'den Alevilerle birlik mesajı
Aralık 2009 16:15
Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Sekreteri Muhittin Çalagan, ''bir süredir Alevi toplumu üzerinden CHP'nin yıpratıldığını'' savunarak, ''Bu cumhuriyet devrimlerini zayıflatma projesidir'' dedi.
Alevi Vakıfları Federasyonu, Hacı Bektaş Kültür ve Dayanışma Derneği, Cem Vakfı ve Pir Sultan Abdal Derneğinin de aralarında bulunduğu bazı Alevi vakıf ve derneklerinin temsilcileri, CHP İstanbul İl Başkanlığı'nda basın toplantısı düzenledi.
Toplantıda konuşan CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, yıllardır CHP'ye saldırılar olduğunu ifade ederek, ''AKP yandaşlarının, partilerinin oylarının düştüğü bir dönemde CHP'de bir kavga ve sorun varmış gibi ellerinden gelen çabayı sarf etmeye başladıklarını'' ileri sürdü.
Gidişattan rahatsız olan Alevi kuruluşlarının başvurularını uzun süredir ertelediklerini belirten Tekin, ''Arkadaşlarımızın 'Bu gidişattan biz çok rahatsız oluyoruz, bizim adımıza siyaset yapanlara, bizi siyaset malzemesi yapanlara bir çağrıda bulunmak istiyoruz' diyorlardı. Bunun için bugün bir araya geldik'' dedi.
Toplantıya katılan sivil toplum kuruluşlara adına konuşan Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Sekreteri Muhittin Çalagan da bir süredir Alevi toplumu üzerinden CHP'nin yıpratıldığını, CHP'nin Alevi kesimin oylarını alan, ancak Aleviler'in gerçek taleplerini politikalarına yansıtmayan bir parti olarak gösterilmek istendiğini kaydetti.
Toplumun ilerici ve demokratik kesimleriyle CHP'nin bağlarının koparılmaya çalışıldığını öne süren Çalagan, ''Bilinmelidir ki AKP, karşısındaki sol, demokrat, aydınlanmacı, ilerici cepheyi dağıtmaya hizmet etmektedir. Bu bir projedir, Cumhuriyet devrimlerini zayıflatma projesidir. Amaç, ülkemizde barışa, kardeşliğe, eşitliğe ve gerçek demokrasiye giden kanalları tıkamaktır. AKP'yi bayır aşağı kaymaktan kurtarmaktır. Bu projenin birçok ayağı vardır. Bunlardan biri de sürmekte olan bu tartışmadır'' diye konuştu.
''Sol ve sosyal demokrat anlayışın ülkemizdeki tek temsilcisi olan partimizi, dinsel ve etnik temelli politika yapmakla itham edenler aklını peynir ekmekle yiyenlerdir'' diyen Çalagan, ''CHP'nin din ve mezhep üzerinden politika yapmak çiğliğine asla düşmediğini, düşmeyeceğini'' söyledi.
CHP'nin, özgürlüğün, eşitliğin ve dayanışmanın partisi olduğunu ifade eden Çalagan, CHP'nin, Cumhuriyet devrimini birlikte gerçekleştiren tüm unsurların eşit yurttaşlıklarını eksiksiz kurmak ve pekiştirmek hedefinde olduğunu anlattı.
CHP'nin, toplumun tüm sorunlarına en üst düzeyde duyarlı bir geleneğin sahibi olduğunu kaydeden Çalagan, şöyle konuştu:
''Hiçbir CHP'li, insan yakmamıştır, toplu katliamlara katılmamıştır. CHP, katliamları övmemiş, katliamcıları partisinde milletvekili yapmamıştır. Hiçbir CHP'li ilk icraat olarak cemevini dozerlerin darbelerine maruz bırakmamıştır. Cemevlerine açıkça hakaret etmemiş, Aleviler'in inançlarına küçümseyici ifadeler kullanmamıştır. Bunları yapanlar vardır ve malumunuzdur. CHP'nin tarihi bu zalimlerle mücadele tarihidir. Ne acıdır ki, son günlerde bu zalimler Alevi dostu, CHP Alevi düşmanı olarak sunulmaktadır.
CHP'de yıllardır çeşitli kademelerde görev yapmakta olan Alevi kökenliler olarak, dostumuzu da düşmanımızı da gayet iyi bildiğimizi cümle aleme duyurmak isteriz.''
-''ALEVİLER HİÇBİR ZAMAN ETNİK SİYASET YAPMADI''-
Tokat'tan gelen ''Alevi dedesi'' Ali Şahin de CHP'nin Türkiye'nin temeli olduğunu ifade ederek, ''İpe de götürseler sözüm bu. Aleviler'e, Sünniler'e sesleniyorum; herkes, Çanakkale'yi gözünün önüne getirsin, babasını unutmasın. Atatürkçülüğü unutursak, dünyayı unuturuz. İnsan babasını unutursa Allah'ını unutur'' dedi.
Şahkulu Sultan Dergahı Başkanı Mehmet Çamur da Aleviler'in hiçbir zaman etnik siyaset yapmadığını belirterek, ''Biz buraya Aleviler'in haklarını savunmak için değil, Cumhuriyet sahiplenmek için geldik. Biz tarihte hep kaybettik, bir kez Kurtuluş Savaşı'nda kazandık'' görüşünü dile getirdi.
Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Vakfı Başkanı Hüsniyet Takmaz da Aleviler'in her zaman aklını dinin önüne koyduğunu ifade ederek, burada Aleviler için değil, laik, demokratik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerini korumak için toplandıklarını anlattı.
Takmaz ''Siyasi partiler Aleviler ve Sünniler ile uğraşmayı bıraksınlar, ülkenin durumu ile ilgilensinler'' dedi.
|
|
|
'Fatih Belediyesi Alevilere yemek vermiyor'
Dün Taksim'de yapılan eylemde Fatih Belediyesi'nin Ramazan nedeniyle Alevi çalışanlara yemek verilmediği ifade edildi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri dün Taksim Meydanı'nda oturma eylemi yaparak, zorunlu din dersi uygulamasını protesto ederken, yapılan eylemde söz alan Tüm Bel-Sen temsilcisi, Fatih Belediyesi'nin Ramazan nedeniyle Alevi çalışanlara yemek vermediğini söyledi.
"Diyanete değil eğitime bütçe" , "Kızılbaşız onurluyuz" , "Çağdaş, bilimsel, demokratik eğitim" , "Devlet elini inancımdan çek" ve "Zorunlu din dersi kaldırılsın"sloganları atan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri adına yapılan açıklamayı derneğin Eyüp Şube Başkanı Dede Hüseyin Güzelgül okudu. Güzelgül zorunlu din dersi uygulamasının yargı kararlarına rağmen devam ettiğini ifade ederken, "Çalıştaylarla, sözde açılımlarla alevi çocuklarının işkence görmesine kayıtsız kalamayız. Artık beklemeye tahammülümüz kalmadı" dedi.
Eylemde "Darbeciler yargılansın, zorunlu din dersi kaldırılsın" yazılı pankart da açılırken, Güzelgül'ün açıklamasının ardından Tüm Bel-Sen İstanbul 1 No'lu Şube Başkanı Kadri Kılıcı söz aldı.
"Nedense tadilatlar hep Ramazan da"
Kılıcı Fatih Belediyesi'nin Ramazan nedeniyle Alevi çalışanlara yemek vermediğini kaydederken, üyelerinin oruç tutmayanlar ve tutamayanlara yemek verilmesine ilişkin yazılı talepleri olduğunu belirtti. Kılıcı açıklamasında sözlerini şöyle sürdürdü: "İki üyemiz Alevi olduklarını belirtip, yemek çıkartılmasını isteyerek mağduriyetlerin giderilmesini talep etmişlerdir. Gerek sendikamızın yazısına gerekse iki üyemizin taleplerine verilen cevaplar ise, yemekhanenin tadilatta olduğudur. Nedense Fatih'te tadilatlar hep Ramazan ayına denk gelmektedir."
Kılıcı aynı zamanda, belediyedeki tüm çay ocaklarının Ramazan süresince kapalı tutulduğunu söylerken, tadilat ve diğer gerekçelerin yalnızca zihniyetle alakalı olduğunu vurguladı. Kılıcı açıklamasını "Belediye Başkanı Mustafa Demir sendikanın ve iki Alevi üyemizin verdiği yemek ile ilgili dilekçeleri yok sayarak 'kimse dilekçe vermedi' demiştir. Konuyu ulusal ve uluslararası yargıya taşıyacağımızı bilgilerinize sunarız" sözleriyle tamamladı.
16.09.2009 14:38:09
|
|
|
IG Metall işçilerin çalıştıkları işyerlerine ortak olmasını talep ediyor. “Olanağın olduğu her yerde çalışanların pay sahibi, hisse sahibi olmalarından yanayız” diye konuşan Huber, “İşçiler daha iyi hissedarlardır” diyor. İşçilerin “sabırlı sermaye sahibi” olarak işverenlere uzun vadeli planlama şansı sunduklarını söyleyen Huber, aynı zamanda Alman işletmelerinin “Anglosakson saldırılardan korunacağını” ileri sürüyor. Huber, işçilerin yüzde 20’ye kadar ortak olabileceklerini söylüyor. Huber’in bu açıklamalarından sonra sendika başkanının gerçek niyeti de ortaya çıkıyor: Amaç işçileri ortak etmek değil, daha fazla köleleştirmek!
Umut Yaşar
Dünya çapında devam eden ekonomik krizin etkileri Almanya’da iş piyasasına henüz tam yansımadı. Alman sermayesi, hükümeti ve işbirlikçi sendika yönetimleri el ele vererek değişik araçlarla krizin etkilerinin bir kerede ve bütünüyle emekçi kitlelere yansımasının önüne geçtiler.
KRİZİN FATURASI KABARIYOR!
Üç milyondan fazla işçi bugüne kadar kısa çalışmaya gönderildi. En son olarak Haziran ayında 1,43 milyon işçi kısa çalışmadaydı. Temmuz ve Ağustos aylarında kısa çalışmaya gönderilenlerin sayısı ise henüz açıklanmadı. Ama bu rakamlarda Haziran ayındaki rakamların bir benzeri olacak.
Kısa çalışma yasasından yapılan değişiklikle işçiler 24 aya kadar kısa çalışmaya gönderilebiliyorlar. Kısa çalışmanın 7. ayından itibaren bütün sosyal kesintileri de devlet tarafından karşılanıyor. Bu yetmezse işletmeler, “geçiş firmaları” kurarak işçilerini 24 aya kadar buraya “park” edebiliyorlar. Pratik olarak bu uygulamalar işsizlik parasının dört yıla çıkarıldığı anlamına geliyor. Bu uygulamaların hayata geçirilmesi için gerekli olan milyarlarca Euro ise işçilerin, işsizlik sigortasına ödediği aidatlardan alınıyor!
Diğer yanda bankaları ve tekelleri kurtarmak için hazırlanan dev “kurtarma paketlerini” de (toplam hacmi 820 milyar Euro) unutmamak gerekiyor. Birçok bankaya ve tekele nakit veya teminat olarak verilen milyarlarca Euro’nun da bir yerlerden bulunması gerekiyor. Uzun lafın kısası krizin etkileri bir kerede ve bütünüyle emekçi kitlelere yansıması şimdilik ertelendi.
Ama bunun ebediyen ertelenemeyeceği ve faturanın çıkartılacağı biliniyor. İşin kötüsü fatura ertelendikçe daha fazla kabarıyor!
SENDİKALAR ÇOK SESSİZ...
Birkaç hafta önce Alman Ekonomi Araştırma Enstitüsü DIW, Almanya’daki reel ücretlerin gerilediğini açıkladı. DIW uzmanları buna neden olarak ise “sendikaların ılımlı, işverenlerden yana ücret politikasını” gösterdiler. Uzun yıllar mücadeleci sendikacıların, sendika yönetimlerine yönelttikleri eleştiriler bu kez, farklı bir niyetle olsa da, sermaye yanlısı bir enstitü tarafından dile getirildi.
Almanya’daki sendikaların her koşulda “iş barışını (sosyal barışı) koruma” tutumları yeni olmamakla birlikte bu kriz döneminde had safhaya çıktı. IG Metall Genel Başkanı Berthold Huber, kısa çalışma uygulamasının 24 aya çıkartılması, otomobil satışlarının canlandırmak için hurda ikramiyesinin ödenmesini ve konjonktür paketlerinin kısa sürede hazırlanıp uygulamaya konulmasında sendikaların paylarının çok büyük olduğunu göğsünü gere gere anlatıyor.
“Kısa çalışma uygulamasının uzatılması ve hurda ikramiyesi bizim fikrimizdi” diye her fırsatta demeç veren Huber, “Almanya’nın diğer ülkeler gibi krizden etkilenmemesinde sendikaların payı büyük” diyor.
Alman sermayesini yıllardır ihracat şampiyonu olmasını sağlayan “ılımlı ücret” ve “esnek TİS politikalarının” uygulayıcıları da olan sendika yönetimleri şimdi de sermayenin rekabet gücünü koruması (“üretim merkezi Almanya korunmalı”) için değişik yöntemlerle kriz sürecine “müdahalelerini” sürdürüyorlar. Son aylarda onlarca orta ve büyük işletmede, tekellerde “iş yerlerini güvenceye almak” adına ücretler düşürüldü, çalışma süreleri karşılıksız uzatıldı, Noel ve izin paraları gasp edildi.
Sendikalar bu tutumlarını, “işletmenin rekabet gücü korunduğu ve geliştirildiği ölçüde işyerleri de güvence alınır” görüşüyle açıklıyorlar. Ne var ki bu “görüş” (buna sendika yönetimlerinin kendilerinin ne kadar inandıkları bir yana!) işçi ve emekçi kitlelerini aldatma, yanlış yönlendirmekten başka bir şey değil! Sonuçta tek tek işletmelerin, tekellerin rekabet gücünün artmasının diğer anlamı piyasadaki rekabetin daha keskinleşmesi anlamına geldiği gibi kısa bir süre sonra “rekabet gücünü geliştirme” adına yeni saldırıların gündeme gelmesi anlamına gelmekte!
İŞÇİLERİ İŞLETMEYE ORTAK YAPMA FİKRİ!
Ne zaman tek tek işletmelerde, bir sektörde veya bütün ülkede kriz belirtileri baş gösterdiyse “işçileri elde edilen kazanımlara ortak etme” fikri(!) de baş gösteriyor! Ve her defasında bu yeni bir fikirmiş gibi gündeme getiriliyor. Oysa fikrin özü, kriz döneminde işçileri zarara ortak etmekten başka bir şey değil!
Uygulamada ise iki yöntem var. Bunlardan ilki ve daha yaygın olan biçimi, “işçilere kâr payı dağıtmak”tır. Buna ilişkin yapılan sözleşmelerde elde edilen kârın belli bir düzeyi aşması durumunda işçilere bundan pay vermeyi, diğer yanda ise zarar edilen dönemlerde işçilerin de zarardan da pay almaları, yani ücretlerinin belli başlı bölümlerinden (Noel, izin parası, vardiya zammı vs.) feragat etmeleri önceden belirleniyor.
Diğer yöntem ise “işçileri fabrikaya hisse yoluyla ortak” etmeyi hedefliyor. Bu ortaklık modelinde de farklı uygulamalar var. Bazılarında işçilere belli aralıklarla ücret (ücretin bir bölümü veya değişik ikramiyeler) yerine hisse veriliyor. Diğer bir uygulama da ise işveren ile işyeri temsilciliği (veya sendika) arasında özel bir sözleşme imzalanıyor ve işçilerin yaptıkları feragatler karşılığında işçilere hisse veriliyor.
Uygulamanın biçiminden bağımsız (“işçilere kâr payı dağıtmak” veya “işçileri fabrikaya ortak yapma”) olarak asıl amaç işçileri fabrikaya daha fazla bağlamaktır. “Kâr pay alan” veya “fabrikaya ortak” olan bir işçinin, sermaye sahibine olan tutumu da değişecektir. Artık başkasına değil de kendine çalıştığından hareket eden işçilerin verimliliği artacağı gibi yaşanan sorunların çözümünde de “barışçıl yöntemler” gündeme gelecektir!
“İŞÇİLER SABIRLI SERMAYE SAHİBİ OLACAKLAR”
IG Metall Genel Başkanı Berthold Huber, 23 Ağustos günü FAZ gazetesiyle uzun bir söyleşi yaptı. “İşçiler daha iyi hissedarlardır” başlığıyla yayınlanan söyleşide Huber, işçilerin VW, Daimler, Opel ve Schaeffler gibi tekel ve şirketlerde hissedar olmaları gerektiğini söyledi. Bunun için sendikanın görüşmeleri sürdürdüğünü söyleyen Huber, bazı işletmelerde bunun gerçekleştiğini bazılarında ise görüşmelerin devam ettiğini söyledi.
Huber’in açıklamalarına ve basında çıkan diğer haberlere göre Daimler hisselerinin yüzde 1’i artık işçilere aitti. Sendika yönetimi VW’de yüzde 5, Opel’de yüzde 10 ve Schaeffler’de ise yüzde 20’lik bir hisse paketi üzerinde durulduğu söyleniyor.
Daimler’in yüzde 1’lik hisse paketinin işçilere faturası 280 milyon Euro oldu. Yıllık 1900 Euro’luk ikramiyeden feragat eden işçiler artık Daimler’in ortağı konumuna geldiler. Schaeffler’de 250 milyon Euro’luk bir paket üzerine görüşmeler devam ediyor.
Gazetecinin, “IG Metall bu yoldan işletmeler üzerinde iktidar mı” kuracağı sorusuna, “Bu konuda sakin olabilirsiniz, öncelikle biz değil işçiler hissedar olacaklar. Fakat buda serbest piyasa ekonomisinin değişimine neden olmayacak” diye yanıt veren Huber, işçilerin “sabırlı sermaye sahibi” olarak işverenlere uzun vadeli planlama şansı sunduklarına dikkat çekmeyi de ihmal etmiyor.
Gazetecinin “siz krizi kendi lehinize kullanmak istiyorsunuz. Kriz bittikten sonra işletmeleri kendi kafanıza göre şekillendirmeyi düşünüyorsunuz” itirazına, “Siz beni tanıyorsun. IG Metall’in her hangi bir üst hedefi falan yok. Biz çalışanları kapitalistlere dönüştürüldüğü Yugoslavya sistemini de hedeflemiyoruz. Her hangi bir üçüncü yolu da denemek istemiyoruz, ben bütün bu modellerin nasıl iflas ettiğini çok iyi inceledim” diyerek sermayedarların yüreğine su serpmeye çalışıyor.
Yüreğine su serpilen sermaye gazetecisi yine soruyor: “O zaman hangi fikir sizi yönlendiriyor” diye soruyor. Huber’in yanıtı çok çarpıcı: “Alman işletmelerine yönelik Anglosakson saldırılara karşı bir güç olması gerekiyor. Bu konuda en büyük sorun işletmelerin ana sermayesinin yetersiz olması. İşte tamda burada işçiler, eğer ortak olmaları sağlanırsa yardımcı olabilirler: İşçiler sabırlı bir sermaye sunuyorlar ve kâr hedefi olmayan bir modeli hedefliyorlar.”
Yani sendikanın tek derdi Alman işletmelerini Anglosakson saldırılara karşı korumak! İşçi hissedarlar kâr bile hedeflemiyorlar, kârı başkaları yapabilirler onlar sadece ulusal burjuvazinin çıkarlarını korumak için kolları sıvayacaklar!
NEDEN HEPSİ OLMASIN?!
İşçilere enternasyonalizmin fikrini aşılama yerine milliyetçiliği aşılayan, kendi çıkarları için mücadele etmek yerine sermayenin çıkarları için savaşmayı öneren Huber’in bu incilerinden sonra sendika başkanının gerçek niyeti de ortaya çıkıyor: Amaç işçileri ortak etmek değil, daha fazla köleleştirmek! Sonuçta elde edilen bütün kârlar işçilerin sayesinde elde ediliyor. Yani işçilerin “ortak” edilmek istedikleri fabrika ve üretilen değerler gerçekte zaten işçilere ait!
Diğer yanda birçok işçi, hatta ileri ve mücadeleci olarak tanımlayabileceğimiz işçi ve sendika temsilcisi de “ortak olma”, “hissedar olma” fikrine sıcak bakıyorlar. “Zaten feragat ediyoruz, hisse verirlerse en azından kaybımız fazla olmaz” görüşünü savunan arkadaşlarla bu konuyu çok yönlü tartışmak gerekiyor. Sadece “ortak olsak ne olur olmasak ne olur” sorusuna yanıt aramak için değil, aynı zamanda bütün üretim araçlarının gerçek sahiplerinin, işçi ve emekçilerin eline geçmesi için bu tartışmayı sürdürmek gerekiyor. (Stuttgart/EVRENSEL)
|
|
|
Barışın asıl düşmanlarına karşı
Stuttgart'ta “Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (ISAF)” isimli işgal ordularının Afganistan’daki sorunların azalmasına değil artmasına neden olduğu vurgulandı
Eylül de ikiz kulelerin vurulmasını bahane ederek Afganistan’ı işgal eden, “terörün kökünü kazıyacağız”, “Afgan halkını ve kadınlarını Talibandan kurtaracağız” denilmesine karşın yedi yıldır görüldü ki emperyalistlerin demokrasi ve barış diye bir dertleri yok. Onların asıl amacı girdikleri yerlere yerleşmek ve yaratılan tüm değerleri sömürmektir. Kendi aralarındaki rekabette birbirlerine üstünlük sağlamaktır. Teknolojideki her ilerleme emperyalist ülkelerin iştahını kabartmakta ve kendilerine yeni alanlar aramalarına neden olmaktadır. Ne ki bu çelişki henüz emekçilerin büyük bir kesimince bilinmemekte. Bu ve benzeri onlarca sebepten ötürüde de emperyalistler savaş arabalarını oradan oraya sürmekteler. Emperyalistlerin bütün ayak oyunlarına rağmen savaşa karşı tepkiler artarak devam ediyor. Stuttgart ve Berlin de gerçekleşen ve binlerce işçi ve emekçinin katıldığı eylemler birer örnektir. Daha önceleri düzenlenen eylemlerden daha fazla bir katılım ve canlılığın görülmesi yürüyüşlerin en güzel yanı olmuştur. İşçi ve emekçilerin içinde, yaşam ve gelecekle sıkı sıkıya bağlı sorunlarla bütünleşmiş bir barış mücadelesi gerçek manada anlamını bulup kitleselleşmesini beraberinde getirecektir. Stuttgart ve Berlin yürüyüşünde DİDF gençliğinin taşıdığı pankartlar ve yürüyüş boyunca haykırdığı sloganlar bunun için diğer katılımcılar ve çevrede izleyenlerin ilgisini çekmiştir. Bilmeliyiz ki barışın asıl düşmanları ve de yaratıcıları baskı ve sömürü ortadan kaldırılıncaya kadar, barış çığlığı dünyanın her yanında çınlayıp duracaktır.
|
|
|
Ali Balkız'dan sıcak açıklama: "Alevi Partisi kurmuyoruz!"
5 Aralık 2009 19:37
Devrim Sevimay'ın Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız'la yaptığı söyleşinin 30 Kasım'da Milliyet Gazetesi'nde 'Aleviler yeni solun peşinde' başlığı ile yayınlanması büyük yankı yarattı. "Yeni bir sol parti" tartışması Türkiye gündemine oturdu. Türkiye'nin birikmiş sorunlarını cephesi sola dönük alternatif bir hareketin çözeceğine inananlar bu açıklamayı hararetle desteklerken, çeşitli çevreler de siyasi görüşlerinden dolayı, doğal olarak (!) bu açıklamaya karşı çıktılar. Açıklamalarımıza karşı çıkışların dikkat çekici yönü "Alevi" vurgusuydu. Biz ısrarla ve özenle "Alevi Partisi kurmuyoruz" diye açıklama yapmamıza rağmen, ilgili, ilgisiz bir çok çevre kurulmuş saat gibi, gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda "Alevi Partisi"nin niye olmayacağını anlatmaya ve bu doğrultuda da federasyonumuzu yıpratmaya çalışıyorlar. Boş ve beyhude bir tartışma olan bu tartışmalara ışık tutması için kamuoyunu bir kez daha bilgilendirmek istiyoruz:
1) Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevilerin, inançsal, kültürel, sosyal, siyasal haklarını savunan, inanç örgütü olduğu kadar, büyük bir demokratik kitle örgütüdür. ABF, kuruluşundan bu yana bu özelliğini titizlikle koruyor, gelecekte de bu özelliğini korumaya da devam edecektir.
2) ABF, bir Alevi Partisi kurmuyor. ABF, parti kurmadığı gibi, kendisini de partiye dönüştürmüyor.
3) ABF, Alevilerin sorunlarının esas olarak sistemden kaynaklandığını ve bu anlamıyla da siyasal bir sorun olduğunu tespit ettiği için, sorunların çözümünün de gerçek anlamda laik ve demokratik bir Türkiye'nin yaratılmasından geçtiğine inandığı için müdahil oluyor.
4) ABF, bu yaklaşımına uygun olarak 29 Mart Yerel Seçimleri sonrası Genel Yönetim Kurulu'nun ortak kararıyla kamuoyuna açıkladığı gibi "laik, demokratik bir Türkiye" özleminin peşinden koşuyor. Nitekim 12 Nisan 2009 tarihli ABF olarak yaptığımız açıklamada, "başta iktidar partisi AKP ve ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, mevcut partiler, Türkiye'nin, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, eğitim, sağlık, Kürt sorunu, Alevi talepleri, laiklik, demokratikleşme, 12 Eylül artığı kurumlar ve yasalar gibi, temel sorunlarını halktan yana politikalarla çözebilecek niyete ve iradeye sahip değillerdir" demiştik. Bugün bu durum tüm çıplaklığıyla geçerliliğini koruyor: AKP, "açılım" tartışmalarıyla yalnızca laf üretiyor. Alevli örgütlerinin 3 Haziran 2009 tarihli çalıştayda ortaklaştırdıkları beş temel sorunu görmezden gelen AKP'nin samimi olmadığı bir kez daha görülmüştür.
5) 12 Nisan 2009 tarihli açıklamasında "kültürel ve köken farklılığı nedeniyle mağduriyet yaşayanlar başta olmak üzere; işsizler, işçiler, yoksullar, üreticiler, gençler, kadınlar, bilim insanları, sanatçılar, giderek en genel tanımıyla halkımız için, umut ışığı olabilecek sol-sosyal demokrat bir toplumsal muhalefeti birlikte oluşturmak, önümüzde bir görev olarak durmaktadır" diyen ABF, işte bugün tam da bu görevini yerine getiriyor. Ne kendi adına parti kuran, ne de kendisini partiye dönüştürmeyi hedefleyen ABF, laik ve demokratik bir Türkiye'nin yaratılmasının ancak yüzü sola dönük ve iktidarı hedefleyen bir kitle partisinden geçtiğine inanıyor… Yüzyıllardır, Alevileri yalnızca yönetilmeye layık gören zihniyetin sıkıntısı da burada başlıyor. Sürece müdahil olan ABF ve Aleviler bu çevreleri rahatsız ediyor. Biz ne dersek diyelim onlar bildiğini okuyor: Biz, "Türkiye'yi sağcı, muhafazakâr iktidarlardan kurtarmak ve demokratik başka bir iktidarın olabileceğini göstermek için Türkiye'ye SOL gereklidir" desek de, Tarhan Erdem örneğinde olduğu gibi onlar "ben Balkız'ın bahsettiği partinin 'sol' niteliğini bırakıp, Alevi yanına değineceğim" diye ısrar ediyorlar.
6) Biz "düzene alternatif olacağız. Bunun için yeni bir sol söylem, sosyal demokrat yeni bir heyecan, yeni bir dil, yeni kadro gereklidir. Bu bir kitle partisi olacaksa eğer, kuşkusuz ki her kesimden insan olacaktır" desek de onlar ısrarla "bir ülkenin sorunlarını çözmek için inanç temelli bir parti kurulamaz" diyorlar. Biz "bu ülkeyi kimler yönetiyor, dönüp bir bakın" desek de ve onlar Türkiye'deki mevcut 63 siyasi partinin Genel Başkanının Sünni olduğunu bilseler de, bunu bilmezden gelip, daha ortada ismiyle, cismiyle, yöneticileriyle bir parti olmasa da, dönüp bize ısrarla "Alevi partisi" olmaz diyorlar. Çünkü zihniyet hiç değişmiyor! Biz, bu zihniyetin 15-20 yıl önce Alevi derneklerini kurarken de bu zihniyetin aynı sözleri başka biçimde söylediklerini ettiklerini biliyoruz. Aleviler ne zaman, kendilerine biçilen rolü değiştirmeye kalksalar, "olmaz"la başlayan senaryo farklı versiyonlarla ama mutlaka "bizim içimize de birileriyle" yeniden sahneleniyor!
7) Evet biz Aleviyiz! Herşeyden önce Alevi olmayı ne bir ayrıcalık ne de bir suç olarak görüyoruz. Ancak, kendi kimliğimiz ve geçmişimizle de son derece barışığız. Sorunlarımızı çözmek istiyoruz! Alevilerin, Kürtlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin sorunlarının çözümünün laik, demokratik bir Türkiye'nin yaratılmasından, demokratik bir değişim ve dönüşümden geçtiğini de biliyoruz! Bu değişimi yaratacak gücün ise yüzü sola dönük bir kitle partisi olduğunu da iyi biliyoruz! İşte biz, böyle bir alternatifi yaratmaya el veriyoruz! Güç veriyoruz. Yani, ne Alevi Partisi kuruyoruz, ne de inanç temelli bir parti kuruyoruz!
Bu adımı atacak gücü kalmamışların, öz güvenlerini yitirmiş olanların, halkın gücünü küçümseyenlerin, gelecek umudunu yitirenlerin yapacakları en doğru işin ise, Alevilere ve Alevi örgütlerine akıl vermek ve korkutmaya çalışmak yerine, bu aklı kendilerine saklamları ve susmaları gerektiğine inanıyoruz!
Ali BALKIZ
Genel Başkan
|
|
|
İÇERDEN KUMANDAN
ERKAN GOLOĞLU
YAŞAM / 04/10/2008
|
|
|
Çarşaf getir...
“Çarşaf getir giyeyim, Baykal’a görüneyim Şu medyanın önünde, CHP’ye gireyim Çarşafa bürünürsün, partide görünürsün, Altıoklu rozetle, ne de ‘laik’ görünürsün” CHP lideri Deniz Baykal’ın çarşaflı hanımları CHP rozeti takarak partiye kaydetmesi karşısında Rıfat Yörük dayanamamış, “Karpuz getir yiyeyim” türküsünü yukarıdaki şekilde yeniden düzenlemiş... Olay karşısında etkilenmemek olası değil! Deniz Baykal olaya edebi bir açıklama getirmeyi de ihmal etmemiş... - Örtülü kadınlar zincirlerini kırıyor, diyor Fikret Bila’ya dün... Doktor Seda Türköz soruyor: - Kadınlar örtünme ile ilgili zincirlerini Mustafa Kemal’in devrimleri ile kırmadılar mı? MSP, Refah, Fazilet, AKP kadınları tekrar zincirlemeye çalışıyor diye isyan etmiyor muyuz? Şimdi bu ne lahana turşusu? Baykal, “CHP’nin ilkelerini, değerlerini içine sindiren herkes, giyim kuşamı ne olursa olsun CHP’de siyaset yapma hakkına sahiptir” diyor... Ne güzel... Peki yarın AKP kalksa da: - Öyleyse gelin milletvekili ve memurlara yönelik türban ve çarşaf yasağını birlikte kaldıralım, derse ne yanıt verecekler? * * * Yerel seçimlere 4.5 ay kaldı. CHP yatıyor. Belediye başkan adayları 20 Aralık’taki program kurultayından sonra açıklanacakmış. Yani, seçime 3 ay kala... Bu kadarcık sürede adaylar ekip oluşturacaklar da, yerel projeler hazırlayacaklar da, halka anlatacaklar da, oy toplayacaklar öyle mi? Yoksa anlatacak bir şeyleri olmadığından mı umudu çarşafa bağladılar? Eğer öyleyse çarşaflama kaçınılmaz...
Erdoğan talimat vermiş, Washington’da 20 milyon dolarlık cami yaptırıyormuşuz. İyi fikir... IMF ile görüşmeleri artık orada yapar, sadakamızı alırız... Haldun Ertem
Ahmet niye Türk? DTP Genel Başkanı Kürt kökenli Ahmet Türk’ün soyadı neden Türk’tür? Nagehan Alçı bu hafta Akşam’daki röportajında Ahmet Türk’ün soyadının öyküsünü de kendi ağzından aktarıyor.. Özetle.. Ahmet Türk’ün babası Hacı Sinan, bir oduncuymuş... Aşiret reisi Hüseyin Kenco, ölmeden tüm mal varlığını Hacı Sinan’a bırakmaya karar verir.. Ama bir şartı vardır; büyük kızı Türkiye ile evlenmesi... Hacı Sinan bu şartı kabul eder. Türkiye ile evlenir. Soyadı kanunu çıktığında da Türk soyadını alır. Böylece Ahmet Türk’ün annesinin adı Türkiye Türk olur... Ahmet’in adı da Ahmet Türk...
Kadıköy’de nikâh Pazar akşamı Kadıköy Nikâh Dairesi’nde Kanal 24 spikeri Seda Selek ile TGRT spikeri Tunç Arslanalp’ın nikâhında bulunduk. Yenilenen Kadıköy Nikâh Dairesi, temiz, çağdaş, içaçıcı bir mekan haline getirilmiş. Nikâh memuresi Sevil Koçak hanım olağanüstü zarif ve espriliydi. Kimi birçok nikâh dairesini biliyoruz.. Nikâhlar birbiri üstüne geliyor, konuklar birbirine karışıyor, nikâh memuru ve yardımcıları dökülüyor, salon pis kokuyor... Kadıköy Nikâh Dairesi’nin diğerlerine örnek olmasını diliyoruz... Arslanalp çiftine mutluluk diliyoruz...
Atatürk’le savaş Kadıköy’deki bir ilköğretim okulunda 14 Kasım 2008 tarihinde yapılan seviye belirleme sınavında, Sosyal Bilgiler Testi’ndeki (A kitapçığı) 11. soru şöyle bir metinle başlıyor: “Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra İngilizler Samsun’u işgal etti. Samsun halkının işgali kabullenmeyip düşmanla savaşması üzerine Osmanlı Padişahı Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a gönderdi. Ondan, halkın işgale karşı koymasını, işgali engellemesini istedi. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı gün Ulusal Mücadele’yi başlattı. Halkı, bağımsızlık düşüncesi etrafında birleştirerek düşmanla savaşılmasını sağladı.” Sınavda bu metin verildikten sonra metne göre sorular soruluyor... Görülüyor ki, Atatürk’e karşı yürütülen psikolojik savaşta hayli mesafe alınmış... Malum... Vahdettincilere göre Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin göndermiştir! Bu yalan son görüşmede Vahdettin’in Mustafa Kemal’e söylediği şu sözlere dayandırırlar: “ Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” Vahdettin’in böyle konuştuğunu bizzat Atatürk söyler. Ama Atatürk’ün sözlerinin devamı vardır. Der ki: “Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor?... Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, eğilimlerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır; istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyor ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri yola getirirsem, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri C.3 s.99) Nitekim Atatürk’ü Samsun’a ayak bastıktan üç hafta sonra geri çağıran da, idam kararını onaylayan da, İngilizlere ülkeyi peşkeş çeken de aynı kişi, yani Vahdettin’dir. Ne var ki Ata’nın sözlerinin ikinci kısmı kasten hep ıskalanır... Büyük yalan sürdürülür...
|
|
|
Sivas sanığını gökte aramışlar!
Sanık Çakmak’ın dosyasından, 14 yıllık ‘koruma şemsiyesi’ çıktı: Çakmak ‘aranırken’ askere gitti, evlendi, ehliyet aldı, sigortalı işe girdi ama 2007’ye kadar bir türlü yakalanamadı
MESUT HASAN BENLİ ANKARA - 37 aydının yanarak can verdiği Sivas katliamı davasında, yakalanamayan yedi sanık hakkında açılan ‘ek dava’ dosyası, devletin sanıklara gösterdiği ‘müsamahayı’ ortaya koydu. Sanık İhsan Çakmak’ın 2007 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde metroda gişe memuru olarak çalışırken yakalandığı güne kadar, çeşitli dönemlerde, kamu kurumlarında görev yaptığı ortaya çıktı. Çakmak, ‘aranırken’ askere gitmiş, evlenmiş, ehliyet almış, sigortalı işe girmiş. Sivas davasında bazı isimler ya yurtdışına kaçmış ya da izini kaybettirerek yargılamadan kurtulmuştu. Yakalanabilen ya da tespit edilebilen sanıklar hakkında Ankara 1 Nolu DGM’de dava açılmıştı. Yargılama üç kez Yargıtay’da bozulduktan sonra yedi yılda karara bağlanmış ve 34 kişi ağırlaştırılmış müebbet, dört kişi müebbet, dört kişi 20’şer yıl, bir kişi 15 yıl, dokuz kişi yedi yıl altışar ay, bir kişi beş yıl hapis cezası alırken, 14 kişi beraat etmişti. Ancak sanıklardan, 1993’te yaşanan olayın büyümesine neden olan Cafer Erçakmak’ın da aralarında bulunduğu yedisi bu sürede yakalanamayınca dosyaları 2004’te ayrılmıştı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamaları süren Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, Hakan Karaca, Necmi Karaömeroğlu, Yılmaz Bağ, İhsan Çakmak ve Cafer Erçakmak’la ilgili geçen günlerde yapılan duruşmada Savcı Mustafa Bilgili, davanın zamanaşımından dolayı düşmesini talep etmişti. Ek dava dosyası, devletin Sivas davası sanıklarına karşı gösterdiği ‘müsahamayı’ da açığa çıkardı. Sanıklardan İhsan Çakmak’ın 4 Mayıs 2007’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışırken yakalandığı güne kadar kamu kurumlarında çeşitli dönemlerde görev ya da iş yaptığı ortaya çıktı. Dosyaya göre, Çakmak’ın üzerindeki ‘gizli koruma şemsiyesi’ yaklaşık 14 sene devam etti.
Son işi, İstanbul Metrosu’nda Çakmak, aranıyor olmasına rağmen 22 Mayıs 1997 ile 23 Kasım 1998 tarihleri arasında Amasya’da askerlik yaptı, arandığı günlerde resmi belgeleri ilgili kurumlardan topladı ve 27 Temmuz 1999 tarihinde Sivas’ın Altın Yayla Belediyesi’nde nikâh kıydırdı. Dava dosyasına sunulan belgelere göre, Çakmak, 2000 yılında arandığı halde ehliyet almak için başvurduğu polis de bunu fark etmedi. Çakmak, 2005 -2007 yılları arasında ise Avrasya Savunma Sanayi’nde gişe memuru olarak çalıştı. İki yıl boyunca Çakmak’ın düzenli bir şekilde sigortası ödendi. Çakmak 2007 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Ulaşım A.Ş’ye bağlı Güngören Yavuz Sultan Selim Mahallesi Metro durağında gişe memuru olarak çalışırken yakalandı.
Evde yokmuş, ne yapalım Dava dosyasına sunulan belgelere göre, iddianamenin bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak hakkında polisin tutumu da son derece ilginç. Hakkında kırmızı bülten çıkarılarak aranan davanın bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak, Türkiye’nin dört bir tarafından aranmasına rağmen polisin 2004, 2005 ve 2008 tarihleri arasında sadece evinde arama yaptığı ortaya çıktı. Polisin Erçakmak’ı neden sadece evinde aradığı, soru işareti.
|
|
|
Kim korkar herkesten?
Bir akşam bizim lisenin son sınıf öğrencileri okulun “seyahat kulübüne” ait cipini çalıp devirmişler.
Gecenin geç bir saatinde okulun müdürü Mr. Bull bütün yatılıları arka bahçeye toplayıp bir konuşma yaptı.
Konuşmasına, “insanlar ikiye ayrılır” diye başladı, “bildiğimiz normal insanlar ve öğrenciler”.
Çok gülmüştüm.
Bu “ikiye ayrılır” tanımlamasını da sonra her eğlenmek istediğimde kullanmıştım.
Dün bir haber yayınladık.
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın ortağı gazeteyi arayıp “derdini” anlattı.
Onun sözlerini yayınlayınca birçok dostumuz bizi aradı, “sizi herkes AKP’li sanıyor, şimdi daha çok inanacaklar” dediler.
O zaman Mr. Bull aklıma geldi.
“İnsanlar ikiye ayrılır, bildiğimiz normal insanlar ve herkes ne der diye aldırmayanlar.”
Biliyorum, herkes, “herkes ne der” diye düşünür.
Belki de “herkesin” ortak özelliği budur.
Herkes, herkesten korkar.
Bir lanet gibidir bu laf, insanlar tutulup kalırlar bu laf karşısında.
“Herkes ne der?”
Kibrimi affedin ama biz bu laftan hiç hoşlanmayız.
Bir adam bize derdini anlatmış, haklı gözüküyor.
Biz onun dediklerini yazarız.
İnsanları koruyabilmek için gazete çıkartıyoruz.
Kim oldukları hiç önemli değil.
Emin olun, kimin ne dediği de önemli değil.
Doğru olduğuna inandığımız sürece biz her haberi koyarız bu gazeteye.
Ha, onun aksini söyleyip kanıtlayan olursa onu da koyarız, onu söyleyenin de kim olduğu önemli değil.
“Herkes ne diyecek” diye düşünenler pek bir şey yapamazlar.
Ne kimseyi koruyabilirler, ne de kimseye bir hayırları olur.
Herkesten korkarlar.
Ve, “herkes” olurlar.
Biz “herkes” olmak istemiyoruz.
“Herkes ne der” lafından korkmak da istemiyoruz.
Sevmiyoruz böyle korkuları.
Yıllarca önce çok sevdiğim biri vardı.
Bana hep aynı soruyu sorardı.
“Herkes bana deli dese, doktorlar deli olduğumu söylese, beni bir hastaneye kapatsalar ve ben sana deli olmadığımı söylesem, bana inanır mısın?”
Herkes “deli olduğunu” söylese ve o “ben deli değilim” dese...
İnanır mısınız?
İnanırsanız “herkes” ne der sonra?
Ben inanırım.
Çünkü çok basit bir soru takılır aklıma.
“Ya deli değilse... Ve güvendiği tek insan da ona inanmazsa, onu kim kurtaracak?”
Size sığınan birini korumak önemlidir.
Hatta bana sorarsanız, kendinizi korumaktan daha önemlidir.
Koruyabileceğiniz biri varsa, siz “herkes ne der” diye düşünüp korkar ve kendinizi korumaya çalışırsanız, benim gözümde bir alçaktan başka bir şey olmazsınız.
Boş verin “herkes” ne derse desin.
Bazen sizin ne dediğiniz, “herkesin” ne dediğinden daha önemlidir.
İmkânınız varken birini korumazsanız, bunu kimse bilmediğinden, kimse sizin için “bir şey” demez.
Ama kendiniz bilirsiniz.
Korktuğunuzu bilirsiniz.
“Herkes ne der” diye düşündüğünüzü bilirsiniz.
Size güvenen birini, kendinizi korumak için sattığınızı bilirsiniz.
Bunun utancı, herkesin ne dediğinden daha ağır bir yüktür insana.
Herkes korkar herkesten.
Peki, “herkes” olmayı bu kadar istiyor musunuz?
Neredeyse bütün hayatınız “herkesten ne kadar farklı olduğunuzu” anlatmakla geçiyor.
Ama hiç kimseye söylemeseniz bile “herkes ne der” diye içinizden geçirdiğiniz anda, o hiç de benzemek istemediğiniz “herkesin” parçası oluveriyorsunuz.
Sürülere katılmak rahattır, ezberlenmiş ortak klişeleri tekrarlamak rahattır, “herkesin” beğeneceği lafları söylemek rahattır, “herkesin” kızdığına onlarla birlikte kızmak, “herkesin” sevdiğini onlarla birlikte sevmek rahattır, kolay kahramanlıklar, kolay muhalefetler rahattır.
Ezberlenmiş lafların, ezberlenmiş davranışların içine girer sürünüzle birlikte yatarsınız.
Herkes olursunuz.
“Herkes” kimlerden oluşur, biliyor musunuz?
“Hiç kimse”lerden oluşur.
Herkesin parçası bir hiç kimse olursunuz.
Herkesin “deli” dediği biri size sığınır ve “ben deli değilim” derse, onu korumaz, korkar kaçarsınız.
Herkes olmayı sevmiyoruz... Hiç kimse olmayı da sevmiyoruz.
Buraya, bu gazeteye sığınan herkesi, haklı olduğuna inandığımız sürece koruruz.
“Herkes ne der?”
Bundan mı korkuyorsunuz?
Korkmayın, bırakın ne derlerse desinler, birini savunduğunuzda artık “herkes” olmaktan çıkar ve “herkesin” ne dediğine aldırmazsınız.
Taraf Gazetesi, 30 Eylül Salı
|
|
|
|
|
|
|
|
Yukarı
|
|
|
|
|
|
|
|